The Lumineers’ın beşinci stüdyo albümü Automatic, grubun en büyük albümü olmayabilir. Ancak Wesley Schultz ve Jeremiah Fraites’ın yirmi yıllık dostluğuna, dijital çağın yarattığı yabancılaşmaya ve yetişkinliğin sessiz kaygılarına baktığımızda, belki de grubun bugüne kadarki en dürüst işiyle karşı karşıyayız.
2010’lu yılların başında folk müziği yeniden ana akıma taşıyan gruplardan biri olan The Lumineers, kariyerini büyük ölçüde hikaye anlatıcılığı üzerine kurdu. Wesley Schultz ve Jeremiah Fraites ikilisi, Ho Hey‘den Cleopatra‘ya, Gloria‘dan Angela‘ya kadar onlarca karakter yaratarak dinleyicilerini kendi kurdukları evrenin içine davet etti. Bu nedenle grubun beşinci stüdyo albümü Automatic, yalnızca yeni bir The Lumineers albümü değil aynı zamanda grubun yıllardır sürdürdüğü anlatım biçiminde önemli bir kırılma noktası anlamına geliyor.

The Lumineers’la kurduğum bağın önemli bir diğer kısmı, onları 2023 yılında İstanbul Caz Festivali kapsamında canlı izlediğim geceye dayanıyor. O konserden geriye aklımda kalan şey kusursuz bir performans ya da iyi çalınmış şarkılar değil. Daha çok bir anlatının parçası olmuş hissi. Sahnedeki her şarkı bir sonrakine bağlanıyor, her duygu bir diğerine yer açıyor ve konser ilerledikçe kendinizi bir müzik performansından çok, duygularla yazılmış bir müzikal tiyatronun içinde buluyordunuz. O gece The Lumineers‘ın gücünün yalnızca melodilerinde değil, insanları bir anlatının içine çekebilme becerisinde yattığını fark etmiştim. Sahneyi bu kadar dolu kullanabilmeleri beni çok şaşırtmıştı. Bu yüzden Automatic’i dinlerken de yeni şarkılardan önce şu soruyla ilgilendim: The Lumineers bu kez bize ne anlatmaya çalışıyor?

Bu grubun kariyerinde öyle albümler var ki onları değerlendirirken yalnızca müziği konuşmak yeterli olmaz. Çünkü mesele şarkıların kalitesinden çok, o albümün neden var olduğudur. The Lumineers’ın beşinci stüdyo albümü Automatic tam olarak böyle bir kayıt. İlk dinleyişte grubun önceki işlerine kıyasla daha küçük, daha sakin ve hatta zaman zaman daha az iddialı duyuluyor. Büyük karakter hikayeleri yok. Cleopatra‘nın sinematik evreni yok. III adlı albümünün nesiller arası travmayı anlatan karanlık anlatısı yok. Brightside‘ın enerjik romantizmi de büyük ölçüde geride bırakılmış durumda. Buna rağmen Automatic‘i grubun kariyerindeki en ilginç işlerden biri yapan şey tam da bu geri çekilme hali.
The Lumineers yıllar boyunca hikaye anlatıcılığı üzerinden var oldu. Wesley Schultz ve Jeremiah Fraites’ın en büyük yeteneği, sıradan insanların hayatlarını birkaç dakikalık şarkılara dönüştürebilmeleriydi. Dinleyici çoğu zaman kendisini anlatılan karakterlerin içinde buluyordu. Angela, Gloria, Cleopatra ya da Jimmy Sparks gibi isimler yalnızca şarkı karakterleri değil, grubun duygusal evreninin taşıyıcılarıydı. Automatic‘te ise bu yöntem büyük ölçüde terk edilmiş görünüyor. Bu kez anlatılan hikayeler başkalarına ait değil. Hatta çoğu zaman belirli bir hikaye bile yok. Albüm boyunca hissedilen şey daha çok bir ruh hali, bir yaş dönemi ve bir sorgulama süreci.
Bu nedenle Automatic‘i anlamanın en doğru yolu onu bir folk albümü olarak değil, bir orta yaş albümü olarak okumak olabilir.
Bir Folk Albümünden Çok Bir Orta Yaş Albümü
Orta yaş krizi kavramı popüler kültürde genellikle küçümseyici bir anlam taşır. Kırmızı spor araba hayranlığı gibi kültleşmiş istekler, ani kararlar ve nostaljiye sığınma eğilimiyle ilişkilendirilir. Oysa sanat tarihinde orta yaşın çok daha ilginç bir karşılığı vardır.
Genç sanatçılar dünyayı değiştirmeye çalışır. Yaş alan sanatçılar ise dünyayı anlamaya çalışır.
“ Albüm, modern dünyanın bazı absürtlüklerini, gerçek ile gerçek olmayan arasındaki giderek bulanıklaşan çizgiyi ele alıyor..”
– Wesley Schultz
Automatic‘in temel meselesi de bu. Wesley Schultz’un röportajlarında tekrar tekrar değindiği ekranlar, dikkat dağınıklığı, aşırı uyarılmışlık, çocuk sahibi olmak, can sıkıntısı ve duygusal uyuşma gibi konular aslında aynı sorunun farklı yüzleridir yani “Modern hayat bizi nasıl değiştirdi?”
Albümün adının Automatic olması da bu yüzden tesadüf değil. Schultz’un anlattığı şekliyle mesele yalnızca teknoloji değil. Daha derinde yatan soru, davranışlarımızın ne kadarının gerçekten bize ait olduğu sorusudur. Sosyal medya algoritmaları, reklamlar ve sonsuz içerik akışı çağında yaşarken tercih ettiğimizi düşündüğümüz şeylerin ne kadarı gerçekten bizim tercihimiz mi? Telefonu elimize almak ne zaman bilinçli bir karar olmaktan çıkıp refleks haline geldi? Canımız sıkıldığında neden birkaç saniye bile sessizlikle baş başa kalmakta zorlanıyoruz?
Automatic‘in asıl başarısı bu soruları doğrudan sormasında değil, şarkıların içine sindirmesinde yatıyor.

Yorgunluk, Umutsuzluk Değil
Albümün açılışındaki Same Old Song bu açıdan önemli bir tercih. Şarkı ilk anda tanıdık bir The Lumineers parçası gibi duyuluyor. Akılda kalıcı bir ritim, tanıdık bir enerji ve grubun klasik folk-pop formülü. Ancak sözler dikkatle incelendiğinde altında daha karanlık bir ton olduğu görülüyor. Ekonomik belirsizlikler, depresyon ve büyümenin getirdiği hayal kırıklıkları şarkının merkezinde yer alıyor.
“Bir havaalanının etrafında dolaşırsanız, hem birbirlerine yakın olan hem de aslında yakın olmayan insanlarla çevrili olduğunuzu fark edersiniz.“
– Wesley Schultz
Belki de parçanın en etkileyici yanı, bütün bunları büyük bir trajedi gibi değil, sıradan hayatın doğal parçaları gibi sunması. Zaten şarkının adı da bunu ima ediyor: Aynı eski şarkı. Aynı eski hüzün. Aynı eski döngü.
Burada ilginç olan nokta şu: The Lumineers kariyerinin başında umutla ilişkilendirilen bir gruptu. Bugün ise aynı insanlar daha karmaşık duygularla ilgileniyor. Automatic‘in genelinde hissedilen duygu umutsuzluk değil. Daha çok yorgunluk ve bu iki duygu arasında önemli bir fark var. Umutsuzluk çıkış yolu olmadığını düşünür. Yorgunluk ise çıkış yolu aramaktan yorulmuştur.
Albümün Kalbi: Bağlılık
Albümün merkezinde yer alan You’re All I Got ise Automatic‘in duygusal omurgasını oluşturuyor. İlk bakışta romantik bir aşk şarkısı gibi görünse de parçanın etkileyici tarafı tam olarak bu yoruma sığmaması. Şarkı bir sevgiliye yazılmış olabilir. Bir dosta yazılmış olabilir. Bir kardeşe ya da sadece bir kişiye.
Jeremiah Fraites ile Wesley Schultz’un yıllardır birarada olmalarını anlatırken kullandığı ifadeler düşünüldüğünde, parçanın yeni bir anlam kazandığını görmek mümkün. 20 yıl boyunca aynı insanla müzik yapmak, aynı hayali paylaşmak ve aynı başarısızlıklardan geçmek kolay değil.
“Jeremiah ile aynı grupta olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.”
— Wesley Schultz
Bu noktada Automatic‘in en güçlü tarafı ortaya çıkıyor. Albümün büyük bölümü sevgi hakkında değil, bağlılık hakkında. Sevgi romantik bir duygu olabilir. Bağlılık ise çoğu zaman bir karar meselesidir. Bir insanı seçmek ve yıllar boyunca seçmeye devam etmek…
Albüm boyunca hissedilen kırılganlık biraz da buradan geliyor. Çünkü bağlılık her zaman kaybetme ihtimalini de beraberinde getirir.
“Davranışlarımız giderek daha tahmin edilebilir hale geliyor, bu da iç karartıcı.”
— Wesley Schultz

Fikirler Melodilerin Önüne Geçtiğinde
Ancak Automatic‘in bütün bu güçlü fikirlerine rağmen kusursuz bir albüm olduğunu söylemek zor. Hatta bana kalırsa albümün en büyük problemi de burada başlıyor.
The Lumineers kariyerinin en ilginç tematik çerçevelerinden birini kurarken, aynı başarıyı melodik tarafta her zaman sürdüremiyor. Cleopatra ya da III gibi albümlerde büyük fikirler unutulmaz bestelerle destekleniyordu. Automatic‘te ise zaman zaman fikirlerin melodilerin önüne geçtiği hissediliyor.
Albüm bittikten sonra dinleyicinin zihninde kalan şey çoğu zaman belirli nakaratlar değil, genel atmosfer oluyor.
Bu durum özellikle albümün orta bölümünde hissediliyor. Plasticine ve Keys on the Table gibi parçalar albümün tematik bütünlüğüne katkı sağlasa da müzikal açıdan grubun en güçlü işleri arasında sayılacak kadar belirgin karakterlere sahip değiller.
Bu noktada Automatic‘in bir paradoksla karşı karşıya kaldığını söylemek mümkün. Albümün düşünsel tarafı, müzikal tarafından daha güçlü. Bu bir övgü olduğu kadar eleştiri de.
The Lumineers İlk Kez Kendini Yazıyor
Buna karşılık Asshole gibi parçalar grubun yeni yönünü daha başarılı temsil ediyor. Çünkü The Lumineers burada ilk kez kendisiyle açıkça dalga geçiyor. Wesley Schultz’un kendisini şarkının merkezine yerleştirmesi, grubun geçmişteki anlatım biçiminden önemli bir sapma.
Yıllarca başkalarının hikayelerini anlatan bir grubun dönüp kendi kusurlarını konu edinmesi yaratıcı anlamda cesur bir tercih. Şarkının etkileyici yanı da tam burada yatıyor.
Asshole komik olduğu için değil, savunmasız olduğu için akılda kalıyor.
Kusurları Koruyan Bir Albüm
Automatic‘in prodüksiyonu da albümün kimliğini belirleyen önemli unsurlardan biri. Schultz ve Fraites’ın röportajlarda anlattıkları kayıt süreci, albümün neden bu kadar sıcak ve doğal duyulduğunu açıklıyor. Peter Jackson’ın Get Back belgeselinden etkilenerek mümkün olduğunca canlı kayıt yapmaya çalışmaları, parçaların kusurlarını korumaları ve mükemmeliyetçilikten uzak durmaları bugün büyük bütçeli müzik endüstrisi içinde neredeyse radikal sayılabilecek bir tercih.
Bu nedenle Automatic‘in sesi bazen dağınık geliyor. Bazen kontrolsüz ama aynı zamanda canlı.
Spotify çağında birçok albüm algoritmalar tarafından optimize edilmiş gibi duyulurken Automatic insanların yaptığı bir kayıt gibi duyulması çok güzel. Albümün en büyük estetik başarısı belki de tam olarak bu.
“Bu albümü yalnızca 21 çalışma gününde tamamladık. İnanılmaz derecede hızlı ve inanılmaz derecede eğlenceliydi.”
— Jeremiah Fraites
Teknoloji Hakkında Değil, İnsanlar Hakkında
Yine de Automatic‘i teknoloji eleştirisi olarak okumak hata olur. Albüm ekranlar hakkında değil. Telefonlar hakkında da değil. Bunlar yalnızca semboller.
Asıl mesele duygusal yabancılaşma.
İnsanların ne hissettiklerini bilmekte giderek daha fazla zorlanması. Kendilerini sürekli meşgul ederek düşünmekten kaçmaları.
Ativan‘ın merkezindeki fikir de bu. Automatic‘in merkezindeki fikir de. Hatta Same Old Song‘un merkezindeki fikir bile aynı yere çıkıyor.
Albümün bütün parçaları farklı yönlerden aynı soruya yaklaşıyor:
Gerçekten ne hissediyoruz?
“Bence bu albümde bolca sevgi var.”
— Wesley Schultz

En İyi Değil, En Dürüst
Bu yüzden Automatic‘in başarısı ya da başarısızlığı biraz da dinleyicinin beklentilerine bağlı. Eğer The Lumineers’dan yeni bir Cleopatra bekliyorsanız hayal kırıklığı yaşamanız mümkün. Eğer grubun bir sonraki büyük hitini arıyorsanız da.
Ancak grubun yirmi yıllık kariyerinde bulunduğu noktayı anlamaya çalışıyorsanız, Automatic oldukça değerli bir kayıt haline geliyor. Çünkü bu albüm genç insanların dünyayı değiştirme hayalini değil, yetişkin insanların dünyayı anlamaya çalışma çabasını anlatıyor.
Sonuç olarak Automatic‘in The Lumineers’ın en iyi albümü olduğunu düşünmüyorum. Hala Cleopatra‘nın daha bütünlüklü, III albümünün daha cesur bir iş olduğunu düşünüyorum. Ancak Automatic‘in belki de grubun en dürüst albümü olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Çünkü burada artık karakterlerin arkasına saklanan bir grup yok. Wesley Schultz ve Jeremiah Fraites ilk kez doğrudan kendileri hakkında konuşuyorlar. Dostlukları hakkında. Yaş almaları hakkında. Çocukları hakkında. Kaygıları hakkında. Böylece bütün bunların ortasında insan kalmaya çalışma çabaları hakkında.
Belki de Automatic‘i önemli yapan şey tam olarak budur. Büyük cevaplar vermemesi. Büyük sloganlar üretmemesi. Bunun yerine giderek daha hızlı, daha gürültülü ve daha dikkat dağıtıcı hale gelen bir dünyada durup tek bir soru sorması:
Bütün bu karmaşanın içinde hala gerçekten hissedebiliyor muyuz?
