İhtimaller Atlası: Dünyada Hatırası Olmayan Şeylerin Yası

Köşe Yazısı

Dr. Elif Yılmaz

Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.

Bazı kayıpların ardından geriye bir şeyler kalır.

Bir fotoğraf. Bir ses kaydı. Birlikte gidilmiş bir yer. Bir çekmecede unutulmuş küçük bir eşya. Hatırladıkça yeniden içine girebildiğimiz bir gün.

Bazı kayıplarınsa dünyada hiçbir hatırası yoktur.

Çünkü hiç yaşanmamışlardır.

Gitmediğimiz şehirlerin fotoğrafları yoktur mesela. İçinde hiç oturmadığımız evlerin hangi odasına sabah güneşi vururdu, bilmeyiz. Doğmamış çocukların yüzlerini hatırlayamayız. Söylenmemiş cümlelerin sesini, başlamamış aşkların nasıl biteceğini, kabul etmediğimiz bir işin bizi hangi insana dönüştüreceğini bilemeyiz.

Yine de insan bazen bunları özler.

İnsanın en tuhaf yaslarından biri budur: Başına gelmiş bir şeyin değil, artık başına gelmeyeceğini anladığı bir şeyin ardından duyduğu keder.

Çünkü ihtimaller de ölür.

Onlar için bir tarih koymayız. Kimse başsağlığı dilemez. Bir ihtimalin artık mümkün olmadığını fark ettiğimiz gün takvimde diğer günlerden farklı görünmez. Hayat devam eder; kahve yapılır, işe gidilir, telefon çalar, akşam olur.

Sonra insan, sıradan görünen hayatının içinde, bir zamanlar önünde uzanan yollardan bazılarının artık orada olmadığını fark eder.

Yasını tuttuğumuz şeyin dünyada bir hatırası bile yoktur.

Yalnızca, o yoldan geçseydik kim olabileceğimize dair tuhaf bir özlem.

Bir İhtimal Ne Zaman Kayba Dönüşür?

Çocukken ve gençken gelecek geniş bir zamandır. Henüz seçmediğimiz için neredeyse her şey mümkündür. Başka bir şehirde yaşayabiliriz, başka bir mesleğimiz olabilir, âşık olabiliriz, yalnız kalabiliriz, ebeveyn olabiliriz, dünyayı dolaşabiliriz, bir sabah her şeyi bırakıp bambaşka bir hayata başlayabiliriz.

Gelecek, önümüzde duran uzun bir “henüz”dür.

Sonra yaşamaya başlarız.

Her seçim bir hayat kurarken başka hayatları dışarıda bırakır. Bir şehirde kalmak diğerinden ayrılmaktır; bir insana evet demek başka ihtimallere söylenmiş hayırları da beraberinde getirir. Bir meslekte geçirilen yıllar, başka bir meslekte geçirilemeyecek yıllara dönüşür. Zaman ilerledikçe önümüzdeki yollar yalnızca çoğalmaz; bazıları daralır, bazıları kapanır, bazıları biz fark etmeden haritadan silinir.

Bunun trajik olması gerekmez. Hayat zaten seçerek yaşanır. Bütün ihtimallerimizi gerçekleştirebilseydik tek bir hayatımız olmazdı; birbirine paralel yüzlerce hayatımız olurdu.

Yine de seçmediğimiz hayatlar bütünüyle yok olmaz.

Bazen bir yerde karşımıza çıkarlar.

Bir arkadaşımız başka bir ülkeye taşındığında, yıllardır görmediğimiz biri evlendiğinde, bir başkasının ebeveyn olduğunu gördüğümüzde, bizim yaşımızdaki biri her şeyi bırakıp yeni bir mesleğe başladığında içimizde beklemediğimiz bir sızı belirir. Üstelik o kişinin sahip olduğu şeyi gerçekten isteyip istemediğimizden bile emin olmayabiliriz.

Çünkü bazen karşımızdakinin hayatına değil, onun hayatının bize gösterdiği kendi ihtimalimize bakarız.

“Ben de yaşayabilirdim.”

Bu cümlenin içinde kıskançlıktan daha eski, daha mahrem bir duygu vardır. İnsan başkasının mutluluğuna üzülmeden de kendi eksikliğine dokunabilir. Onun sevincini azaltmayı istemeden, kendi içinde kapanmış bir kapının sesini duyabilir.

Bu nedenle bazı karşılaşmalar bizi beklemediğimiz ölçüde etkiler. Görünürde küçük bir şey olur; bir fotoğraf görürüz, bir haber alırız, eski bir tanıdığın hayatından haberdar oluruz. Fakat karşılaştığımız yalnızca bugünün gerçeği değildir.

Bir zamanlar bizim için de mümkün olan bir gelecek, başka birinin hayatında ete kemiğe bürünmüştür.

İnsan, kendi yaşamadığı hayatla yüz yüze gelmiş gibi olur.

Burada acı veren yalnızca “bunu yaşayamadım” değildir.

Daha zor bir soru vardır:

Bunu yaşasaydım, kim olurdum?

Çünkü kaybettiğimiz yalnızca olaylar değildir. O olayların içinde var olabilecek hâllerimiz de ihtimallerin haritasında kalır.

Yaşanmamış Hayatların Hayaletleri

İnsan yalnızca yaşadıklarından oluşmaz.

Bir de yaşayabilecekleri vardır.

Zihnimizde zaman zaman küçük yan yollar açılır: O gün gitseydim. Biraz daha cesur olsaydım. O teklifi kabul etseydim. Kalmak yerine gitseydim. Gitmek yerine kalsaydım. Onunla karşılaşmasaydım. Birkaç yıl önce başlasaydım.

Bu cümlelerin her biri başka bir hayata açılır.

Burada kolayca pişmanlığa düşebiliriz. Oysa ihtimallerin yası her zaman pişmanlık değildir. İnsan verdiği karardan hâlâ emin olabilir ve yine de vermediği kararın götüreceği hayatı merak edebilir. Seçtiği insanı sevebilir ve başka bir karşılaşmanın kimliğinde neleri değiştireceğini düşünebilir. Yaşadığı şehre ait hissedebilir ve hiç taşınmadığı şehrin sokaklarında nasıl biri olacağını hayal edebilir.

Bir hayatı seçmek, diğer bütün hayatların yanlış olduğu anlamına gelmez.

Yalnızca bir tanesinin yaşanabileceği anlamına gelir.

İnsan olmanın en sessiz sınırlarından biri budur: Sonsuz ihtimaller düşünebilen bir zihne karşılık, yalnızca tek bir hayat yaşayabilmek.

“Acaba?”

Tek bir kelime, koskoca bir hayat kurmaya yeter.

Gitseydim mutlu olur muydum? Kalsaydım bugün kim olurdum? Başka bir meslek seçseydim sabahları nasıl uyanırdım? Ebeveyn olsaydım ya da olmasaydım, kendimin hangi taraflarıyla tanışırdım?

Bu soruların en zor yanı cevapsız olmaları değildir.

Cevaplarının hiçbir zaman var olmayacak olmasıdır.

Üstelik seçmediğimiz hayatı uzaktan düşünürken onun ihtimalini görürüz; bedelini değil. Gitmediğimiz şehirde yalnızlığımızın nasıl olacağını, başlamadığımız ilişkinin hangi yaralarla bitebileceğini, seçmediğimiz mesleğin hangi sabahından nefret edeceğimizi bilmiyoruz.

Yaşanmamış hayat, gerçek hayatın sahip olduğu ağırlıklardan muaftır.

Bu yüzden kusursuzlaşmaya çok müsaittir.

Gerçek hayat kirlenir. Yorulur. Hesap öder. Hastalanır. Yanlış kararlar verir. Bekler. Hayal kırıklığına uğrar. Bazen sıradanlaşır.

İhtimalde kalan hayatın ise böyle bir mecburiyeti yoktur.

Hiç yaşanmadığı için olabileceği en güzel hâliyle kalabilir.

Bir tarafta bütün kusurlarıyla yaşadığımız hayat vardır; diğer tarafta hiç sınanmamış bir ihtimal. Biri gerçektir. Diğeri ise istediğimiz kadar güzel yazabileceğimiz bir hikâye.

Yine de onu “zaten gerçek değildi” diyerek küçümsemek doğru gelmiyor.

Çünkü gerçek olmayan hayatın uyandırdığı duygu gerçektir.

İnsan gerçekleşmemiş bir ihtimali kaybettiğinde, onun içinde var olabileceğini düşündüğü kendisine de veda eder.

Başka bir şehirde yaşayan ben. Başka bir mesleği seçen ben. Başka türlü seven ben. Ebeveyn olan ya da olmayan ben. Gitmiş olan ben. Kalmış olan ben.

Hiçbirinin dünyada bir hatırası yoktur.

Ama hepsinin içimizde bir izi olabilir.

Ölen Yıldızların Işığı

Bazı yıldızlar, kendileri artık var olmadığı hâlde gökyüzünde görünmeye devam eder. Işıkları uzun bir yolculuktadır; kaynağı değişmiş olsa da bize ulaşmayı sürdürür.

İhtimaller de biraz böyledir.

Bir hayatın artık mümkün olmadığını bilmek, onun içimizdeki etkisini aynı anda ortadan kaldırmaz. Akıl gerçeği çoktan kabul etmiş olabilir; duyguların mesafesi daha uzundur.

Yıllar önce kapanmış bir kapının önünde kendimizi yeniden bulabiliriz. Artık dönmek istemediğimiz bir ilişkiyi düşünebilir, vermeyeceğimiz bir kararı sorgulayabilir, seçmeyeceğimiz bir hayat için hüzünlenebiliriz.

Bu, geri dönmek istediğimiz anlamına gelmez.

Yalnızca ışık henüz bize ulaşmaktadır.

Kaybettiğimiz şeyle bağımız, onun yokluğunu kabul ettiğimiz gün sona ermez. Bazı şeylerin bizde bıraktığı hareket, kendilerinden daha uzun yaşar.

İhtimallerin ışığı da böyledir.

Bir süre daha yoluna devam eder.

Sonra yavaş yavaş gözümüz karanlığa alışır.

Yaşadığımız Hayata Dönmek

Bir ihtimalin yasını tutmak, onu geri istemek değildir.

Onun bir zamanlar var olduğunu kabul etmektir. Önümüzde duran, bizi heyecanlandıran, korkutan ya da kim olabileceğimize dair başka bir hikâye anlatan bir yol olduğunu.

O yol kapanmış olabilir.

Bunun karşısında hemen şükretmek, iyi tarafından bakmak ya da “demek ki böylesi olması gerekiyormuş” demek zorunda değiliz. Her kaybı bir kazanca dönüştürmek gerekmiyor.

Bazı şeyler gerçekleşmedi ve biz bunun için üzüldük.

Bu kadar.

İnsanın kendi hayatına gösterebileceği şefkatlerden biri, bu üzüntüyü küçümsememektir.

Çünkü yaşanmamış hayatlarımızı inkâr etmeden de yaşadığımız hayatı sevebiliriz.

“Başka türlü olabilirdi” demek, “böyle olmamalıydı” demek değildir.

İkisi arasındaki fark küçücük görünür; oysa insanı geçmişin karşısında bambaşka bir yere koyar. İlki ihtimali kabul eder. İkincisi bugünü bir hata gibi yaşamaya mahkûm edebilir.

Hayatımız boyunca başka ihtimaller de kapanacak. Bazılarına biz veda edeceğiz, bazılarını zaman elimizden alacak. Fakat kapanan her yol yalnızca eksilmek değildir. Aynı zaman, hiç hesapta olmayan yollar da açar.

Bir zamanlar hayal ettiğimiz geleceğin gerçekleşmemesi, geleceğin tükendiği anlamına gelmez.

Mesele bütün eski ihtimallerimizi susturmak değil, onların sesleri arasından hâlâ mümkün olanları duyabilmektir.

Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz her ışığın kaynağına ulaşamayız.

Ama ışık yine de yolumuzu aydınlatabilir.

Yaşamadığımız hayatlar da bizimle böyle kalabilir: geri dönülecek yerler olarak değil, kim olduğumuzu anlamamıza yardım eden uzak ışıklar olarak.

Ve sonra gözümüzü gökyüzünden indiririz.

Çünkü önümüzde, henüz hatırası olmayan başka günler vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir