Eylül Akşamlarında Bülent Ortaçgil

Köşe Yazısı

Doğa

Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.

Sonbahar geldiğinde bazı şeyler yeniden yerini buluyor hayatımda: erken kararan akşamlar, ince bir hırka, bir fincan kahve ve nedense Bülent Ortaçgil.

Bunun benim için artık neredeyse mevsimsel bir alışkanlık olduğunu söyleyebilirim. Yaz boyunca çok fazla aklıma gelmeyen bazı şarkıları eylül yaklaşınca yeniden açıyorum. Sanki bazı şarkıların da bir mevsimi varmış gibi. Bülent Ortaçgil’in şarkıları da benim için biraz öyle. Sonbaharla birlikte yeniden ortaya çıkıyorlar.

Ama kendisini keşfetmem aslında sonbaharla başlamadı.

Bülent Ortaçgil’i ilk kez çocuk denebilecek bir yaşta, Aşk Tesadüfleri Sever filmi sayesinde fark etmiştim. Filmde Mehmet Günsür’ün seslendirdiği “Eylül Akşamı”nı duyduğumda şarkıya bayılmıştım. Özellikle o “Olamaz mı? Olabilir.” hissi…

O zamanlar neden bu kadar sevdiğimi tam olarak açıklayabilecek yaşta değildim belki ama şarkı bana çok romantik gelmişti. İçinde tatlı, biraz da imkansız bir ihtimal vardı. Bir şeyin gerçekten olup olmayacağını bilmeden, sadece olabileceğine inanmanın verdiği o güzel his…

Aradan yıllar geçti.

Şimdi hala aynı şarkıyı çok seviyorum.

Belki biraz komik ama o yaşta bana romantik gelen ve “olabilir” dedirten şey, bugün de bana aynı duyguyu veriyor. Bazı şarkılar vardır, yaşınız değişir ama siz onları dinlerken hissettiğiniz şey değişmez. “Eylül Akşamı” benim için biraz böyle bir şarkı. Beni her dinlediğimde başka bir yere götüren, çok farklı hissettiren, üstelik yıllar geçmesine rağmen içimdeki o saf “olabilir” ihtimalini kaybettirmeyen bir eser.

Sonra bir baktım, şarkı Bülent Ortaçgil’e ait.

Ve sanırım asıl keşif o zaman başladı.

Çünkü Ortaçgil’i dinledikçe şunu fark ettim: Bu adamın bazı şarkıları ilk dinleyişte insana “Eee, tamam da şimdi ne anlatıyor bu?” dedirtebiliyor.

Ama biraz düşününce mesele değişiyor.

Çünkü Bülent Ortaçgil bana göre büyük lafların değil, küçük hayatların şarkılarını yazıyor. İnsanların birbirine söyledikleri ama aslında söylemek istemedikleri şeyleri, ilişkilerdeki o tuhaf mesafeleri, arkadaşlıkları, kararsızlıkları, bazen de hiçbir yere varamayan konuşmaları anlatıyor.

Belki de bu yüzden şarkılarında herkes kendinden bir parça bulabiliyor.

Ben de çoğu şarkısını kendi hayatımdaki gündelik ilişkilere benzetiyorum. Bazen bir arkadaşlığıma, bazen bir konuşmaya, bazen de adını tam olarak koyamadığım bir duyguya denk geliyor söyledikleri.

Mesela “Benimle Oynar mısın?”…

Bu şarkıyı dinlerken yalnızca bir şarkı dinlemiyorum artık. Bazen arkadaşlarımla yaptığımız konuşmaları, birbirimize takıldığımız halleri, bir şeyin ne olduğunu tam olarak adlandıramadığımız o garip ilişkileri düşünüyorum. Şarkının anlattığı şey, bir noktadan sonra bizim kendi hayatımızın içinden çıkmış gibi geliyor.

Bence Ortaçgil’in en güzel tarafı da burada.

Şarkıları size “Bak, ben şimdi sana bunu anlatacağım.” demiyor. Bir şey söylüyor ve sizi onun üzerine düşünmeye bırakıyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar Bülent Ortaçgil dinlediğinde “Bu adam şimdi ne anlatıyor?” diyebiliyor.

Ben ise tam tersini düşünüyorum. Belki de mesele, onun ne anlattığını hemen anlamaya çalışmamak çünkü bazı şarkılar anlaşılmıyor, yaşanıyor.

Bir şarkıyı dinliyorsunuz, sonra gün içinde yaşadığınız bir şeyi hatırlıyorsunuz ve “Ha, galiba burada bunu anlatıyormuş.” diyorsunuz. Bazen bir arkadaşınızın söylediği bir cümle, bazen bir ilişkinin tuhaf bir anı, bazen de yalnızca kendi kendinize düşündüğünüz bir şey bir Ortaçgil şarkısına bağlanıyor.

Bence Ortaçgil’in müziğinin yıllar boyunca farklı insanlara ulaşabilmesinin nedeni de bu. Çocuklara yazdığı bir şarkıda bile aslında büyüklere söyleyecek bir sözü olabiliyor.

Bunu Fikret Kızılok’la yaptıkları Büyükler İçin Çocuk Şarkıları albümünde çok net görüyoruz.

Albüm, yaklaşık yirmi yıl önce TRT’nin isteği üzerine hazırlanmış. Ortaçgil ve Kızılok şarkıları çok kısa bir sürede yazıp kaydetmişler. Erkan Oğur ve Fahir Atakoğlu da bu kayıtlarda onlara eşlik etmiş. Sonra bu şarkılar uzun yıllar boyunca bir kenarda, arşivde kalmış. Fikret Kızılok’un ölümünden sonra oğlu Yağmur Kızılok’un babasının arşivinde kayıtları bulmasıyla yeniden gün yüzüne çıkmış ve 2007’de albüm olarak yayımlanmış.

Bana bu hikayenin kendisi bile biraz Ortaçgil şarkısı gibi geliyor.

Bir şey üretiliyor, hayatın bir köşesinde sessizce bekliyor, yıllar geçiyor ve bir gün yeniden karşınıza çıkıyor.

Üstelik çocukluk dünyasından beslenen bu şarkılarda yalnızca büyüklere, çocuklara seslenilmiyor. Dinleyene soru sorduran, başka türlü bakmasını sağlayan bir dünya kuruluyor. Belki de bu yüzden şarkılar, büyüklere de bir zamanlar sahip olduğumuz o merakı, soru sorma halini ve dünyaya biraz daha farklı bakabilme cesaretini hatırlatıyor.

Ve ben belki de bu yüzden Ortaçgil’in şarkılarını yıllar geçtikçe daha çok seviyorum.

Çünkü siz değiştikçe şarkılar da değişiyor.

Aynı söz, on beş yaşında başka bir yere dokunuyor; yirmili yaşlarınızda başka bir yere. Bir şarkıyı yıllar sonra yeniden dinlediğinizde, aslında şarkının değişmediğini, değişenin siz olduğunu fark ediyorsunuz.

Ben bunu en çok üniversitenin son yılında anladım.

Artık aynı şehirde yaşamayacağımızı bildiğimiz bir kış günü, üniversitede tanışıp zamanla kız kardeşim gibi olan canım Birsen’le Bülent Ortaçgil’in konserine gitmiştik.

O günün bizim için zaten ayrı bir ağırlığı vardı. İnsan bazı vedaların geleceğini önceden bilir ama yine de o an geldiğinde hazırlıksız yakalanır ya… Bizim için biraz öyle bir gündü. Aynı şehirde geçirdiğimiz yılların sonuna yaklaşmıştık.

Belki de bu yüzden o akşam dinlediğimiz her şarkı normalden biraz daha fazla dokundu bize.

Bir de düşünün; ikimizin de şarkılarını bu kadar derinden hissettiği bir adamın konserindeyiz.

Bülent Ortaçgil sahnede, biz yan yana…

Şarkıları dinlerken aslında yalnızca şarkıları dinlemiyorduk. Birlikte geçirdiğimiz yılları, üniversitenin koridorlarını, yaptığımız konuşmaları, güldüğümüz şeyleri, birbirimize anlattığımız dertleri ve bundan sonra aynı şehirde olmayacağımız gerçeğini de dinliyorduk sanki.

Hala o günü düşündüğümde gözlerimin dolmasının sebebi biraz da bu sanırım.

Bazı konserler yalnızca müzik dinlediğiniz akşamlardan ibaret olmuyor. Hayatınızın belirli bir dönemine sessizce mühür basıyorlar. Yıllar sonra bir şarkıyı duyduğunuzda, şarkıdan önce o akşam geliyor aklınıza.

Üstelik arkamızda eşiyle birlikte gelen Derya abla vardı. Bizi bir süre izledikten sonra bizim halimizden etkilenip kendi üniversite yıllarındaki yakın kız arkadaşını hatırladığını söyledi. O da duygulanmıştı.

Bunu hiç unutmuyorum.

Çünkü o an müziğin insanları nasıl birbirine bağladığını düşündüm. Biz kendi hikayemizi yaşıyorduk, Derya abla ise yıllar önce yaşadığı başka bir hikayeye dönmüştü. Aynı şarkılar, iki farklı yaşta, iki farklı insanın başka başka anılarına dokunmuştu.

Bülent Ortaçgil’in müziğini özel yapan şey tam olarak bu.

Herkese aynı şeyi anlatmıyor.

Herkes kendi hikayesini buluyor.

Ve sanırım sahnede seyircilerle kurduğu ilişki de biraz bunun devamıydı.

Seyircilerden istekler geliyordu. O da elinden geldiğince istenen parçaları söylüyordu. Bir istek geliyor, kısa bir sohbet oluyor, sonra o kendine has sakinliğiyle “E tamam, hadi şimdi bunu söyleyelim.” diyerek şarkıya giriyordu.

Ben o halini çok sevmiştim.

Çünkü sahneyle seyirci arasındaki o mesafe bir anda ortadan kalkıyordu. Sanki karşımızda yıllardır şarkıları dinlenen büyük bir müzik insanı değil de arkadaşımızın evine gitmişiz de gitarını alıp “Ne çalayım?” diye soruyormuş gibiydi.

O akşam Bülent Ortaçgil’i yalnızca dinlemedim; neden bu kadar sevildiğini de biraz daha anladım.

Bir şarkıyı yazmak başka, o şarkının yıllar sonra insanların hayatlarının bir parçası haline gelmesi başka.

Ve onun şarkıları tam da bunu başarıyor.

Birinin çocukluğuna karışıyor, birinin üniversite yıllarına, bir başkasının arkadaşlığına… Kimi zaman bir film sahnesinde karşınıza çıkıyor, kimi zaman yıllar sonra bir konser salonunda sizi hiç beklemediğiniz bir anınızla baş başa bırakıyor.

Bülent Ortaçgil’in şarkılarının başka insanlarda yeniden hayat bulmasını en güzel Birsen Tezer örneğinde görüyorum.

İlk kez 1998’de Light albümündeki “Kimseye Anlatmadım”da Ortaçgil’e eşlik ettiğinde, aslında şarkının hikayesine başka bir ses daha eklenmiş oldu. Sonra bu birliktelik yalnızca bir düet olarak kalmadı. Tezer, yıllar içinde Ortaçgil’in şarkılarını kendi dünyasından geçirerek yeniden söyledi; “Çığlık Çığlığa”yı, “Değirmenler”i kendi sesinde başka bir yere taşıdı. 2009’da yayımlanan Cihan albümünde de Ortaçgil’in şarkılarına yer verdi. Daha sonra Ortaçgil’in onun İkinci Cihan albümünde akustik gitarıyla eşlik etmesiyle bu kez hikaye tersine döndü. Yani biri diğerinin şarkısını söylemekle kalmadı; zaman içinde birbirlerinin müziğine karıştılar.

Ben özellikle “Kimseye Anlatmadım”ı düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum.

Şarkının adı bile aslında Ortaçgil’in dünyasını çok iyi anlatıyor: Bazı şeyleri herkese söyleyememek, hatta bazen kendimize bile anlatamamak… Sonra bir gün bir şarkı çıkıyor karşımıza ve yıllardır cümleye dökemediğimiz bir şeyi bizim yerimize söylüyor.

Belki de Birsen Tezer’in sesi bu yüzden Ortaçgil’in şarkılarına bu kadar yakışıyor. Çünkü o şarkılarda zaten sessizce duran duyguları biraz daha görünür hale getiriyor. Ortaçgil’in kelimeleri bir şey söylüyor, Tezer’in sesi ise sanki o kelimelerin söyleyemediği kısmı tamamlıyor.

Ve galiba iyi bir yorumculuk da tam olarak bu.

Bir şarkıyı sahibinden alıp tekrar etmek değil; onu kendi hikayenden geçirip yeniden bize vermek.

Bu yüzden Birsen Tezer’i dinlediğimde bazen “Bülent Ortaçgil şarkısı dinliyorum.” demiyorum.

Başka birinin hayatından geçmiş, biraz değişmiş ve sonra bana geri dönmüş bir şarkıyı dinliyorum gibi hissediyorum.

Çünkü Ortaçgil’in müziğinde beni yakalayan şey hiçbir zaman yalnızca melodiler olmadı. Gündelik hayatın içinde fark etmeden yaşadığımız o küçük duygular oldu.

Bir arkadaşlığın değişmesi, birinin hayatımızdan çıkması, birinin geri dönmesini beklemek, bir şeyi söyleyememek, bazen de hiçbir şey olmamış gibi devam etmek…

Bunların hepsini bir yerlerde onun şarkılarının içinde buluyorum.

Ve galiba ben en çok bunu seviyorum.

Bir şarkının sadece güzel olması değil, hayatımda bir yere karşılık gelmesi.

Çocukken bir filmde duyduğum “Eylül Akşamı” ile başlayan hikâyenin, yıllar sonra üniversitenin son yılında gittiğim bir konserde bambaşka bir anlam kazanması mesela…

O gün Birsen’le yan yana otururken belki de yıllar sonra bu anıyı böyle hatırlayacağımızı bilmiyorduk. Arkamızdaki Derya ablanın da bizi görüp kendi arkadaşını hatırlayacağını, aynı şarkıların bir başka insanın yıllar önceki hayatına dokunacağını da bilmiyorduk.

Ama bazı şarkılar tam olarak bunun için var galiba.

Bir anı biriktirmek için.

Birini hatırlamak için.

Bazen de henüz yaşarken, yaşadığınız şeyin kıymetini fark ettirmek için.

Şimdi sonbahar geliyor.

Muhtemelen yine aynı şey olacak. Hava biraz serinleyecek, akşamlar erkenden çökecek ve ben bir yerlerde Bülent Ortaçgil açacağım.

Belki “Eylül Akşamı”nı.

Belki “Benimle Oynar mısın?”ı.

Belki Birsen Tezer’le söylediklerinden birini.

Ve muhtemelen yıllar önce o şarkıyı ilk duyduğum zamanki gibi yine “Olabilir.” diyeceğim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir