Melisa
Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.
Eylül’ün sonlarına yaklaşmışken o serin rüzgarı yüzümüze vurduğunda, içimizde tarif etmesi oldukça güç bir şeyler kıpırdamaya başlar. Yazın o telaşlı, parlak, sınır tanımaz ve kalabalık enerjisi yerini yavaş yavaş daha sakin, biraz gri ve bolca sarı bir dinginliğe bırakır. Her yıl aynı döngüyü büyük bir sıradanlıkla yaşarız ama her defasında o ilk sararmış yaprağı gördüğümüzde içimizi tuhaf, ince bir hüzün kaplar. Peki, adına “sonbahar hüznü” deyip geçtiğimiz bu duygu gerçekten sadece bir üzüntüden mi ibaret? Yoksa etraf sessizleşirken, yavaşlarken bizim de kendi içimize dönme, kendimizle baş başa kalma telaşımız mı bu?
İtiraf edelim, çoğumuz için sonbahar her şeyden önce bir veda mevsimidir. Uzun akşamüstlerine, tenimize yapışan deniz tuzuna, dik açıyla vuran güneşe ve bir şekilde daha “özgür” hissettiğimiz o tasasız günlere veda ederiz. Bu yüzden hafif bir kayıp hissiyle gelir sonbahar. O gri bulutlar gökyüzümüzü kapladığında, sanki hayatın o renkli, hareketli filmi bitmiş de yerine siyah beyaz bir eski bir film başlamış gibi hissederiz. Ancak bu hüznün içinde gizli, çok yumuşak bir şefkat de vardır. Yaz aylarının o insanı sürekli tetikte tutan “dışarıda olmalıyım, bir şeyler yapmalıyım, hayatı kaçırmamalıyım” baskısı sessizce ortadan kalkar. Yağmur cama vururken elinde sıcak bir kahveyle/çayla sadece durup dışarıyı izlemek, birdenbire dünyanın en meşru, en dinlendirici eylemine dönüşür. Aslında sonbaharın bize hissettirdiği ilk şey hüzün değil, izindir; yavaşlamaya, durmaya ve dinlenmeye verilen koca bir izin.
Doğa yavaş yavaş soyunurken, fazla olan, artık işine yaramayan ne varsa usulca toprağa bırakırken, biz de farkında olmadan kendi görünmez yüklerimizden yavaş yavaş arınmaya başlarız. Sokakların o serin, toprak ve kurumuş yaprak kokan havasını içimize çektiğimizde, aslında sadece bir mevsim geçişini değil, kendi içimizdeki geçişleri de hissederiz.
Neden eski defterler en çok kasım aylarında açılır hiç düşündünüz mü? Neden en melankolik, en derin şarkılar bu aylarda çalma listelerimizin baş köşesine yerleşiverir? Çünkü sonbahar müthiş bir yüzleşme mevsimidir. Dışarıdaki o sakinlik, nihayet zihnimizin içindeki gürültüyü güçlüce duymamızı sağlar. Bu yüzleşme bazen can acıtır, evet. Bize geçmişi, kaçırılmış fırsatları, yarım kalan hikayeleri ya da sadece akıp giden zamanın o durdurulamaz, acımasız hızını hatırlatır. Ama aynı zamanda sarıp sarmalar ve iyileştirir de.
Bütün bu melankolik tablonun yanında, sonbahar sadece bitişlerin değil, köklü başlangıçların da zamanıdır. Çocukluğumuzdan beri okulların açıldığı, yeni kararların alındığı, taze kitap sayfalarının koklandığı o Eylül sabahlarının hafızamızdaki yeri asla silinemez. Bu yüzden bir yanımız yaprak dökerken, diğer yanımız o temiz ve serin havada yeni bir sayfa açmanın heyecanını taşır. Belki de sonbaharın bizi bu kadar derinden, bu kadar yoğun etkilemesinin sebebi içindeki bu muazzam tezatlıktır. Hem sessiz bir veda hem coşkulu bir merhaba; hem bir son hem de yepyeni bir ritmin başlangıcı…
Şöyle bir dönüp kendime baktığımda, yıllar geçtikçe sonbaharın sessizliğini daha çok sevmeye başladığımı fark ediyorum. Çünkü bu sessizlik bizi uyuşturan, karanlık, dibe çeken bir şey değil. Aksine; bizi kendimize yaklaştıran, omzumuza dokunup “Biraz da kendine bak, buradayım” diyen bilge bir dost gibi. O yüzden bu yıl düşen yapraklara, serinleyen havaya ve erkenden kararan günlere isyan etmek yerine, onlara ayak uydurmayı denemeye ne dersiniz? Üşüyen ellerimizi ceplerimize sokup o çıtırdayan kuru yaprakların üzerinde yürürken, aslında kendi içimizde ne kadar güzel ve derin bir yolculuğa çıktığımızı hatırlayalım. Varsın biraz sessiz, biraz hüzünlü olsun; bazen hüzün de ruhu demler, yeter ki bizi kendimize getirsin.
