Doğa
Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.
Bazı hikayeler vardır; kaç kez anlatılırsa anlatılsın eskimez. Çünkü onlar, aslında aynı hikayeyi değil her çağın kendi insanını anlatırlar. Homeros’un binlerce yıl önce kaleme aldığı Odysseia da bunlardan biri. Christopher Nolan’ın The Odyssey uyarlamasını izledikten sonra aklımda kalan ne dev canavarlar oldu ne de mitolojik savaşlar. Kendime durmadan şu soruyu sordum: Aradan üç bin yıl geçmişken neden hala Odysseus’un yolculuğunu izlerken kendimizden bir parça buluyoruz?
Cevap çok basit. Çünkü hepimiz bir yere dönmeye çalışıyoruz.
Kimi çocukluğuna, kimi eski bir dosta, kimi kaybettiği huzura… Eve dönüş bazen bir şehir değildir; bazen bir insan, bazen de yıllar içinde uzaklaştığımız hâlimizdir. Odysseus’un yolculuğu da tam olarak bunu anlatır. Onun karşısına çıkan engeller yalnızca denizler, canavarlar ya da savaşlar değildir. Asıl mücadele, bunca şey yaşadıktan sonra eve döndüğünde hala aynı insan olup olamayacağıdır.
Nolan’ın The Odyssey yorumunu benim için ilginç hale getiren şey de tam burada başlıyor çünkü film, Homeros’un hikayesindeki mitolojik dünyayı olduğu gibi karşımıza koymak yerine bu dünyanın içindeki insanı merkeze alıyor.
Filmi izledikten sonra özellikle tanrıların ve tanrıçaların neden daha fazla ön plana çıkarılmadığı konusunda birçok eleştiri yapıldığını gördüm. Aslında bunu anlamak zor değil. Sonuçta Odysseia dediğimiz hikayede Zeus’un, Poseidon’un ve özellikle Athena’nın önemli bir yeri var. Homeros’un dünyasını bilen bir izleyici, Athena’nın Odysseus’un yolculuğundaki rolünü bildiği için film boyunca onun daha görünür olmasını bekleyebilir. Ben de ilk başta Athena konusunda tam olarak bunu düşündüm.
“Neden daha fazla göremiyoruz?” diye sorguladım fakat filmin sonuna geldiğimde bu soru yerini başka bir düşünceye bıraktı.
Athena’nın sürekli gözümüzün önünde olmaması, aslında onun filmdeki önemini azaltmıyordu. Tam tersine, Nolan’ın tanrıları ele alış biçimini anlamaya başlayınca bu tercih daha anlamlı geldi.
Çünkü filmde tanrıları, insanlardan tamamen ayrı ve ulaşılmaz bir dünyanın ihtişamlı varlıkları olarak görmüyoruz. Onların gücünü kostümlerinde, saraylarında ya da gösterişli görünümlerinde izlemek yerine, insanlar üzerindeki etkilerini hissediyoruz. Bir başka deyişle, film bize tanrıların nasıl göründüğünden çok, insanların onları nasıl deneyimlediğiyle ilgileniyor.
Ben bu tercihi oldukça sevdim.
Tanrıları ve tanrıçaları sürekli ön plana çıkarıp giyim kuşamlarıyla, ihtişamlarıyla ve olağanüstü güçleriyle göstermiş olsaydı film bambaşka bir yere gidebilirdi. Mitolojik taraf çok daha baskın hâle gelir, hikayenin insan tarafı biraz geri planda kalabilirdi. Oysa The Odyssey’de beni etkileyen şey, binlerce yıl önce yazılmış fantastik bir hikayenin bugün hala insani duygular üzerinden anlatılabilmesi oldu.
Belki de bu yüzden Athena’nın filmdeki konumu da ilk başta düşündüğümden farklı.
Athena’yı sürekli karşımıza çıkan bir tanrıça olarak görmek yerine, onun Odysseus’un dünyasında bıraktığı izi takip ediyoruz. Böyle bakınca onun görünürlüğünün azalması, öneminin azalması anlamına gelmiyor. Hatta filmin son sahnesiyle birlikte benim için bu tercih daha da anlamlı hale geldi. Filmin başından beri eksik olduğunu düşündüğüm bir şey, finalde geriye dönüp baktığımda aslında bilinçli olarak orada bırakılmış bir boşluk gibi görünmeye başladı.
Ve o noktada filmin bana başından beri ne anlatmaya çalıştığını biraz daha iyi anladım: Her şeyi gözümüzün önüne koymak zorunda değiliz.
Bazen bir karakteri anlamak için onu sürekli görmek gerekmiyor. Bazen bir duyguyu hissetmek için onun adının bile söylenmesine gerek yok. Athena’nın filmdeki varlığı da benim için biraz böyle bir yere oturdu.
Tanrılar konusundaki bu yaklaşım, filmin Homeros’tan yaptığı diğer seçimleri de düşünmeme neden oldu. Özellikle de Odysseia denildiğinde akla gelen en meşhur bölümlerden biri olan Polyphemus ve “Hiçkimse” hikayesinin filmde yer almamasını…
Homeros’un anlatısında Odysseus’un zekasını ve kurnazlığını gösteren bu bölüm, doğal olarak filmi izleyen ve kitabı bilen insanların dikkatini çekti. Böyle bir sahnenin neden çıkarıldığını merak etmek oldukça normal fakat burada da Nolan’ın uyarlamaya nasıl yaklaştığını hatırlamak gerekiyor. O, destanın bütün unutulmaz anlarını tek tek perdeye taşımak yerine, kendi anlatmak istediği Odysseus’un hikayesini kuruyor.
Bu yüzden bazı sahnelerin yokluğu bana filmin eksiklerinden çok yönetmenin yaptığı seçimleri düşündürüyor.
Çünkü Nolan’ın Odysseus’u yalnızca akıllı, güçlü ve her engeli aşabilen bir kahraman değil. Aynı zamanda yorulan, kaybeden, özleyen ve bütün bunların sonunda eve dönmeye çalışan bir insan. Sanırım filmi benim için asıl farklılaştıran da bu oldu.
Binlerce yıl önce yazılmış bir destanın merkezinde tanrılar, canavarlar ve kahramanlar olabilir ama Nolan’ın kamerası bütün bunların arasından insanı seçiyor.
Bu nedenle filmdeki bazı eksiklikler olarak gördüğümüz şeyler, aslında anlatının yönünü belirleyen tercihler. Athena’nın geri planda kalması, tanrıların gösterişli bir biçimde sunulmaması, “Hiçkimse” gibi çok bilinen bir bölümün çıkarılması… Bunların hepsi, filmin mitolojiden çok insanın yaşadığı deneyime yaklaşmasının bir sonucu gibi geliyor bana.
Ve sonunda yine aynı yere dönüyoruz: Eve.
Odysseus’un yıllarca süren yolculuğunun sonunda ulaşmaya çalıştığı yer yalnızca Ithaka değil. Çünkü insan uzun süre yolda kaldığında, döneceği yer kadar dönüşen kendisi de önem kazanıyor.
Bence The Odyssey’nin bugün bize hala dokunmasının sebebi bu.
Aradan binlerce yıl geçmiş olabilir. Tanrıların isimleri değişebilir, gemiler değişebilir, savaşlar değişebilir ama insanın özlemesi, kaybetmesi, beklemesi ve sonunda ait olduğu yere dönmek istemesi değişmiyor.
Ve belki de en uzun yolculuk, eve değil; insanın kendisine yaptığı yolculuk.
Tam da burada aklıma film boyunca zihnimi kurcalayan başka bir soru geliyor.
Madem bu hikaye üç bin yıldır yaşamaya devam ediyor, madem dünyanın en büyük yönetmenlerinden biri bugün yeniden anlatmaya değer buluyor, peki biz neden ona bu kadar uzağız?
Odysseia’yı konuşurken çoğu zaman onu yalnızca Antik Yunan’a ait bir destanmış gibi görüyoruz. Belki de bu yüzden aramızda görünmez bir mesafe oluşuyor. Oysa biraz durup haritaya baktığımızda ilginç bir gerçekle karşılaşıyoruz. Odysseus’un yıllarca süren eve dönüş yolculuğu, Troya Savaşı’nın ardından başlıyor. Troya ise bugün Çanakkale sınırları içinde, bu topraklarda yer alıyor. Ege’nin rüzgarı, Anadolu kıyıları, boğazlar… Binlerce yıl önce anlatılan bu büyük yolculuğun geçtiği coğrafyanın önemli bir bölümü, bugün bizim yaşadığımız topraklarla iç içe.
İşte beni en çok düşündüren de bu.
Dünyanın farklı ülkelerinden insanlar Troya’yı görmek, Homeros’un izini sürmek, Odysseus’un geçtiği rotaları keşfetmek için binlerce kilometre yol geliyor. Biz ise çoğu zaman bu hikâyeleri okul kitaplarında birkaç sayfa okuduktan sonra geride bırakıyoruz. Sanki yanı başımızdaki büyük bir miras bize ait değilmiş gibi davranıyoruz.
Elbette Odysseia’yı yazan Homeros’un kimliği ve destanın hangi kültüre ait olduğu üzerine yüzyıllardır süren tartışmalar var. Benim söylemek istediğim ise bundan biraz farklı. Bir hikayeye sahip çıkmak, onu mutlaka bizim yazmış olmamız anlamına gelmiyor. Bazen bir hikayeye sahip çıkmak, onun yaşadığı coğrafyanın değerini bilmek demek oluyor çünkü kültürel miras yalnızca milletlerin değil, aynı zamanda insanlığın ortak hafızası.
Bu yüzden Troya’yı, Homeros’u ya da Odysseia’yı konuşurken “bizim değil” demek yerine, “bu toprakların da hafızasının bir parçası” diyebilmeliyiz.
Üstelik düşündükçe şunu fark ediyorum: Odysseus’un hikayesi bize sandığımız kadar uzak da değil. Çünkü Türk kültüründe de yolculuk, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Yol, insanın değiştiği, olgunlaştığı, kendini tanıdığı yerdir. Dede Korkut hikâyelerinde kahramanlar evlerinden ayrılır, türlü sınavlardan geçer ve döndüklerinde artık aynı kişiler değildir. Manas Destanı’nda da, Battal Gazi anlatılarında da, Köroğlu’nda da yolculuk, karakteri inşa eden bir süreçtir. Kahramanlık yalnızca savaş kazanmakla değil; sabretmekle, kaybetmekle, yeniden ayağa kalkmakla ölçülür. Bu yönüyle Odysseus’un hikayesi bana hiç yabancı gelmiyor. Hatta Yunus Emre’nin dizelerinde karşılaştığımız insan anlayışıyla bile beklenmedik bir yerde buluşuyor. Yunus’un insanın kendi içine yaptığı yolculuğu anlatışıyla, Odysseus’un yıllar süren eve dönüşünün sonunda aslında kendini yeniden bulması arasında ince ama güçlü bir bağ var. Çünkü farklı kültürler, farklı kahramanlar yaratmış olabilir fakat insanın korkuları, özlemleri, umutları ve eve duyduğu hasret yüzyıllardır değişmiyor.
Bence dünyanın neresine gidersek gidelim, büyük destanlar birbirleriyle konuşabiliyor.
Birinde Odysseus çıkar karşımıza, diğerinde Bamsı Beyrek. Birinde Athena yol gösterir, diğerinde Dede Korkut’un bilgeliği. İsimler değişir, diller değişir, inançlar değişir ama insanın sınanışı değişmez. Belki de destanların asıl gücü tam olarak burada yatıyor.
Bu yüzden The Odyssey’yi izledikten sonra aklımda kalan yalnızca iyi çekilmiş bir film olmadı. Daha çok, kendi coğrafyamızla kurduğumuz ilişkiyi de düşündüm. Üzerinde yaşadığımız toprakların ne kadar büyük hikayeler taşıdığını ve bazen en yakınımızdaki mirasa ne kadar uzaktan baktığımızı fark ettim.
Odysseia’yı yeniden okumamızın ya da bu filmi yeniden konuşmamızın nedeni sadece sinema ya da edebiyat değildir. Belki bu, yaşadığımız coğrafyayı biraz daha dikkatli okumak için de bir fırsattır.
Yazının en başında “Hepimiz bir yere dönmeye çalışıyoruz.” demiştim. Belki de bu yazının sonunda buna bir cümle daha eklemek gerekiyor.
Bazen insanın dönmesi gereken yer yalnızca evi değildir. Yaşadığı toprağın hafızasına, unuttuğu hikâyelere ve yanı başında duran mirasa da dönmesi gerekir.
Kim bilir…
Belki de Odysseus’un bize üç bin yıl sonra hala anlatmaya çalıştığı en önemli şey budur.
