Doğa
Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.
Takvim her yıl aynı şeyi söylüyor: Yaz geldi. Okullar kapanıyor, güneş biraz daha geç batıyor, sokaklar hareketleniyor. Ama nedense hiçbir yaz, çocukluğumuzdaki kadar uzun, heyecanlı ya da unutulmaz hissettirmiyor.
Peki gerçekten eskiden yazlar daha mı güzeldi, yoksa biz mi değiştik?
Çocukken yaz tatili yalnızca okulun bitmesi değildi; zamanın yavaşlaması demekti. Benim için yaz, lojmanın bahçesinde başlayan ve güneş batana kadar süren upuzun günlerdi. Kalabalık bir arkadaş grubumuz vardı. Öğle saatlerinde ağaçların gölgesinde evcilik oynar, kimi zaman kendi kurallarımızı koyduğumuz oyunlar uydururduk. Bahçedeki ağaçlar ise bizim için yalnızca ağaç değil, küçük birer macera alanıydı. En cesurlarımız dallara tırmanır, meyveleri toplardı. Ben hiçbir zaman ağaca tırmanabilenlerden olamadım. Elimde bir poşetle ağacın altında bekler, yukarıdan bana uzatılan meyveleri büyük bir heyecanla toplamayı görev edinirdim. O günlerde bunun eksiklik olduğunu hiç düşünmezdim; çünkü oyunun içinde herkesin kendine ait bir yeri vardı.
Öğleden sonraları oyunlarımız hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi. Ama içimizde küçük bir telaş da olurdu. Eve çıkmaya çekinirdik; ya annem “Hadi yemek hazır.” der de sonrasında aşağı inmemize izin vermezse diye. O yüzden mümkün olduğunca oyunun içinde kalmaya çalışır, zamanı biraz daha uzatmanın yollarını arardık. Çoğu akşam ise korktuğumuz olmazdı. Yemeklerimizi yer, sofradan kalkar kalkmaz kendimizi yeniden dışarı atardık.
Akşam olduğunda işimiz yeniden başlardı. Dağılan grubu en baştan toplamak için arkadaşlarımızın kapısını tek tek çalar, “Çıkabilir misin?” diye seslenirdik. Bir kişi aşağı iner, ardından bir başkası derken birkaç dakika içinde bütün lojman yeniden çocuk sesleriyle dolardı. Sonra saklambaç başlardı, hırsız polis oynardık, istop oynardık. Eve dönüş saatimizi telefon bildirimleri değil, annelerimizin balkondan yükselen sesleri belirlerdi. Gün bittiğinde üzerimiz toz içinde, dizlerimiz çizik ama içimiz tarifsiz bir mutlulukla dolu olurdu.
Bugün dönüp baktığımda, çocukluğumun yazlarını unutulmaz yapanın sadece oynadığımız oyunlar olmadığını fark ediyorum. Asıl güzellik, aynı heyecanı paylaşan onlarca çocuğun bir arada olmasıydı. Her akşam yeniden kurulan o küçük dünya, ertesi gün kaldığı yerden devam edeceğini bildiğimiz güvenli bir yerdi. Belki de bugün özlediğimiz şey tam olarak bu: Bir kapıyı çalıp arkadaşımızı aşağı çağırabileceğimiz, saatin nasıl geçtiğini unutturacak kadar güzel geçen yaz akşamları.
Belki de o yazları unutulmaz yapan şey sürekli bir şeyler tüketmek yerine anılar biriktiriyor olmamızdı. Bir dondurmanın tadı, denizden çıkınca giyilen sıcak tişört, akşamüstü esen hafif rüzgar ya da ailece çıkılan kısa bir yolculuk… O anların hiçbiri kusursuz değildi ama gerçekti. Fotoğrafını çekmeden yaşadığımız için zihnimizde daha derin bir yer edindiler.
Bugün ise yaz, çoğu zaman bir yapılacaklar listesine dönüşüyor. Gidilecek yerler, paylaşılacak fotoğraflar, yetiştirilecek planlar… Bazen güzel bir gün geçirirken bile onu nasıl paylaşacağımızı düşünmeye başlıyoruz. Oysa çocukken en güzel anılarımızın çoğu, kimsenin görmediği sıradan günlerden oluşuyordu.
Belki de özlediğimiz şey eski yazlar değil; yazın bize hissettirdiği özgürlük. Sorumlulukların henüz omuzlarımıza yüklenmediği, zamanın acele etmediği, bir günün bitmesini istemediğimiz o duygu…
Bu yüzden her yaz geldiğinde içimizde hafif bir özlem beliriyor. Çünkü mevsimler geri geliyor ama çocukluğun zamanı geri gelmiyor. Yine de o hissin küçük parçalarını yakalamak hala mümkün. Telefonsuz bir yürüyüşte, gün batımını izlerken ya da hiçbir plan yapmadan geçirilen bir öğleden sonra…
Belki de yaş alırken yaşamın en sade güzelliklerini fark etmemeyi öğrendik. Oysa çocukken mutluluk; gölgesine sığındığımız bir ağaçta, arkadaşımızın kapısını çalarken ya da akşam yemeğinden sonra yeniden sokağa koşabilmekte saklıydı. Belki de çocukluğumuzu gerçekten özlemiyoruz. Özlediğimiz şey, o günlerdeki kadar kolay mutlu olabilmek.
Bize çocukluğumuzu hatırlatan, o rengarenk yazlara yeniden rastlamak dileğiyle…
