Dr. Elif Yılmaz
Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.
İnsanlık yüzyıllar boyunca tesadüfleri anlamlandırmaya çalıştı. Bir yol ayrımında karşılaşılan yabancı, yanlış zamanda açıldığı düşünülen bir kapı, tam ihtiyaç duyulan anda söylenen bir söz, beklenmedik bir karşılaşma… Kadim anlatılar bu tür denk gelişlerin sıradan olmadığına inanıyordu. Kimi zaman kaderin bir işareti, kimi zaman evrenin örüntüsü, kimi zaman da henüz çözülememiş bir anlamın izi olarak görülüyorlardı.
Antik Yunan’da Aristoteles, tesadüfü insanların amaçlı eylemlerinin beklenmedik biçimde kesişmesi olarak açıklıyordu. Yüzyıllar sonra Carl Gustav Jung, bazı karşılaşmaların nedensel olmaktan çok anlamlı olduğunu söyleyerek buna “eşzamanlılık” adını verecekti. Doğu düşüncesinde ise I Ching, değişimin ve karşılaşmaların görünenden daha büyük bir düzenin parçası olabileceğini ima ediyordu.
Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda ortaya çıkan bu düşüncelerin ortak bir yanı vardı: Tesadüf yalnızca bir hata değildi. Belki de bu yüzden insanlar uzun süre tesadüfleri açıklamaya değil, dinlemeye çalıştı. Oysa bugün farklı bir çağda yaşıyoruz. Tesadüfleri anlamlandırmaya değil, onları azaltmaya çalışıyoruz.
Bir zamanlar yeni seslerle karşılaşmak mümkündü. Bir radyoda frekans kayar, hiç bilmediğimiz bir şarkıya denk gelirdik. Bir kütüphanede aradığımız kitabın yanında hiç aramadığımız başka bir kitapla karşılaşırdık. Bir dost sohbetinde duyduğumuz tek bir cümle bizi bambaşka bir düşüncenin peşine düşürebilirdi. Şimdi ise sesler bizi buluyor. Üstelik çoğu zaman bize benzeyen sesler. Karşımıza çıkan şarkılar, haberler, filmler ve hikayeler görünmez sistemler tarafından seçiliyor. Bir videoda biraz daha fazla kalıyoruz. Bir habere tıklıyoruz. Bir şarkıyı sonuna kadar dinliyoruz. Ardından sistem bizim için yeni öneriler hazırlıyor: Eğer bunu sevdiysen bunu da seversin. Eğer burada durduysan burada da durursun. Eğer buna ilgi duyduysan bundan da hoşlanırsın.
Böylece farkında olmadan görünmez bir Eğer–İse–Değilse zincirinin içine giriyoruz.
Bu durum bana Person of Interest dizisinin aynı adlı bölümünü hatırlatıyor. Bölüm boyunca bir makine olası gelecekleri hesaplar: Bir kapıdan girilirse ne olur? Beklenirse ne olur? Vazgeçilirse ne olur? Her karar yeni bir ihtimal yaratır, her ihtimal başka bir sonuca açılır.
Bölümün sonunda akılda kalan şey çatışma değil, şu sorudur: Kararlarımızı gerçekten biz mi veriyoruz? Yoksa çoktan bizim için hesaplanmış ihtimaller arasında mı dolaşıyoruz?
Eli Pariser’in yıllar önce “filtre balonu” olarak adlandırdığı yapı tam da burada devreye giriyor. Karşımıza çıkan içerikler giderek daha kişisel, daha tanıdık ve daha öngörülebilir hale geliyor. Shoshana Zuboff’un dikkat çektiği gibi, dijital sistemler yalnızca davranışlarımızı kaydetmiyor; onları tahmin etmeye ve yönlendirmeye de çalışıyor. Belki de algoritmaların en büyük gücü bize ne düşüneceğimizi söylemelerinde değil, neyi düşünebileceğimizin sınırlarını çizmelerinde yatıyor.
Marshall McLuhan yıllar önce iletişim araçlarının yalnızca mesaj taşımadığını, düşünme biçimlerimizi de dönüştürdüğünü söylemişti. Bugün bu tespiti yeniden düşünmek gerekiyor. Çünkü artık yalnızca mesajın kendisi değil, hangi mesajın görünür olacağı da teknolojik sistemler tarafından belirleniyor. Belki de çağımızın en büyük gücü bilgiye erişmek değil; hangi bilginin görünür olacağına karar verebilmektir.
Çünkü bazen bir fikri reddetmekten daha etkili olan şey, onunla hiç karşılaşmamaktır.
Bir zamanlar hayatın akışında sürprizler vardı; şimdi tahminler var. Bir zamanlar bilinmeyenle karşılaşırdık; şimdi çoğunlukla kendimizle. Belki de çağımızın en büyük yalnızlıklarından biri budur. Dünya bize benzer şeyleri gösterme konusunda o kadar başarılı hale geldi ki bazen kendimizden başka kimseyle karşılaşamaz oluyoruz. Bu noktada aklıma başka bir yapay zeka hikayesi geliyor: “Her.” Filmde Samantha, Theodore hakkında neredeyse her şeyi bilir. Alışkanlıklarını, korkularını, özlemlerini, sessizliklerini… Ancak filmin asıl meselesi bilgi değildir. Anlamaktır. Çünkü bir insan hakkında veri sahibi olmak ile bir insanı görmek aynı şey değildir. Person of Interest’teki Samaritan da insanları bilir. Belki gereğinden fazla bilir. Ancak onları anlamaz. Onları olasılıklar, riskler ve istatistikler olarak değerlendirir. Her’deki Samantha ise bütün kusurlarına rağmen bir insanın iç dünyasına yaklaşmaya çalışır. Belki de bu yüzden Avatar filmindeki o kısa cümle yıllardır hafızamızda kalır: “Seni görüyorum.” Oradaki görmek yalnızca bakmak değildir. Karşındaki insanın hikayesini kabul etmek, onun varlığını tanımak ve dünyasına temas etmektir.
Bugün tarihte hiç olmadığı kadar görünürüz. Telefonlarımız nerede olduğumuzu biliyor. Uygulamalar neyle ilgilendiğimizi biliyor. Algoritmalar bir sonraki tercihimizin ne olacağını tahmin edebiliyor. Ama bütün bu görünürlüğün içinde giderek daha az görüldüğümüzü hissediyoruz. Çünkü izlenmek ile anlaşılmak aynı şey değil.
Ve en sonunda şu soruyu sormaya ihtiyaç duyuyoruz:
İzlediklerimizi gerçekten biz mi seçiyoruz? Yoksa yalnızca bizim için seçilmiş seçenekler arasından seçim yaptığımızı mı düşünüyoruz? Eğer cevap ikincisiyse, özgürlük yalnızca seçim yapabilmek değildir. Karşımıza çıkmayan ihtimalleri de arayabilmektir. Çünkü insan yalnızca seçtikleriyle değil, henüz keşfetmediği olasılıklarla da özgürdür.
Not: Tesadüf, teknoloji ve insan üzerine düşünmeyi seviyorsanız Person of Interest, Her ve Avatar’a mutlaka bir şans verin.
