Doğa
Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.
Bir şeyi son zamanlarda sık sık fark ediyorum. Artık insanlar yeni arkadaşlıklar kurmakta hiç zorlanmıyor ama o arkadaşlıkları sürdürmek giderek zorlaşıyor. Birbirimizi tanımak için dakikalar yetiyor; bir mesaj, ortak bir ilgi alanı, aynı kafede geçirilen birkaç saat… Ama nedense bütün bunlar, yıllarca süren dostlukların yerini dolduramıyor. Sanki ilişkilerimiz de içinde yaşadığımız çağın hızına ayak uydurdu. Her şey gibi arkadaşlıklar da daha hızlı başlıyor, daha hızlı tüketiliyor ve çoğu zaman sessizce sona eriyor.
Eskiden “en yakın arkadaş” dediğimiz insanlar hayatımızın her dönemine tanıklık ederdi. Bugün ise aynı cümleyi kurmadan önce biraz düşünüyoruz çünkü artık insanlar hayatımızdan büyük kavgalarla değil, yavaş yavaş çıkıyor. Önce mesajlar seyrekleşiyor, sonra buluşmalar erteleniyor, en sonunda da bir gün fark ediyoruz ki birbirimizin hayatındaki yerimiz sessizce değişmiş. Ne kırgınlık var ne de bir veda… Sadece mesafe.
Bence bunun en büyük nedeni, her şeyin bize çok kolay ulaşılabilir görünmesi. Yeni insanlarla tanışmak hiç olmadığı kadar kolay. Sosyal medya sayesinde yüzlerce kişiyi takip ediyor, aynı gün içinde onlarca insanla iletişim kurabiliyoruz ama bu kadar çok bağlantının içinde gerçekten bağ kurmak giderek zorlaşıyor. Çünkü emek isteyen ilişkiler yerine kolay olanı seçmeye alışıyoruz. En ufak bir yanlış anlaşılmada konuşmak yerine uzaklaşmayı tercih ediyoruz. Oysa dostluk, tam da o zor anlarda birbirine biraz daha yaklaşabilmek değil miydi?
Belki de dostluğu yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var. Çünkü yıllardır bize hep aynı cümle öğretildi: “Dost, kötü günde belli olur.” Oysa ben buna küçük bir ekleme yapmak istiyorum. Dost, en az kötü gün kadar iyi günde de belli olur.
Bir arkadaşının başarısını gerçekten alkışlayabilmek, onun mutluluğunu kendi mutluluğun gibi hissedebilmek, hayatındaki güzel gelişmeleri kıyaslamadan kutlayabilmek… Bana kalırsa dostluğun en zor ama en gerçek sınavı burada başlıyor. Çünkü üzüntü bazen insanları birbirine yaklaştırır; asıl mesele, sevinçlerin de uzaklaştırmamasıdır.
Gerçek dostluk yalnızca düştüğünde elinden tutmak değildir. Yükselirken de yanında yürüyebilmektir. Yeni bir işe başladığında ilk arayan olmak, hayalini gerçekleştirdiğinde bunu en az onun kadar heyecanla anlatmak, küçük gibi görünen başarıları bile büyük bir coşkuyla kutlayabilmektir. Çünkü dostluk sadece gözyaşını paylaşmak değil, kahkahaya da ortak olabilmektir.
Ama bütün bunların ortak bir noktası var: emek.
Bugün birçok ilişki, sanki yalnızca takvimin hatırlattığı günlerde yaşanıyor. Doğum günlerinde gönderilen mesajlar, özel günlerde alınan çiçekler ya da çikolatalar elbette çok güzel. Fakat gerçek bağlar, takvimin zorunlu kıldığı jestlerden çok daha fazlasıyla kuruluyor. Bazen hiçbir sebep yokken “Bunu görünce aklıma sen geldin.” diyerek alınan küçük bir kitap, sevdiği bir kahveyi eline tutuşturmak ya da sadece zor bir gün geçirdiğini hissedip “Konuşmak ister misin?” diye sormak… İşte dostluğu büyüten şeyler bunlar.
Dostluk biraz da alma verme dengesidir. Hep anlatan değil dinleyen, hep destek bekleyen değil destek olan, hep hatırlanan değil hatırlayan olabilmektir. Tek taraflı fedakarlık bir süre sonra yorulur; ama karşılıklı emek verilen ilişkiler zamanla kök salar.
Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey tam olarak bu: derin bağlar. Çok fazla insan tanıyoruz ama çok azına gerçekten kendimizi anlatabiliyoruz. Birlikte fotoğrafımız olan onlarca kişi var ama gece yarısı hiç düşünmeden arayabileceğimiz insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
Bu eksikliği en iyi, çocukluk arkadaşlıklarını düşündüğümüzde fark ediyoruz.
Çocukken kurduğumuz dostluklarda her şey çok daha yalındı. Kimsenin kaç takipçisi olduğunu, ne kadar kazandığını, hangi arabaya bindiğini ya da bize ne sağlayabileceğini düşünmüyorduk. Sadece birlikte oyun oynamaktan keyif aldığımız için arkadaş oluyorduk. Belki de bu yüzden çocukluk arkadaşlıklarının kökleri bu kadar sağlamdı. Birbirimizi olduğumuz gibi tanıyor, büyürken birbirimize tanıklık ediyor ve dostluğu herhangi bir çıkar hesabı yapmadan yaşıyorduk.
Çevremdeki büyüklerim sık sık, “Büyüyünce arkadaş edinmek zorlaşacak.” derdi. O zamanlar buna pek inanmazdım. Sonuçta insan okulda da tanışıyor, iş hayatında da… Yeni insanlarla karşılaşmak hiç bitmiyor diye düşünürdüm. Meğer mesele yeni insanlarla tanışmak değilmiş; mesele, o tanışıklığı zamanın sınavından geçirecek kadar derin bir bağ kurabilmekmiş.
Yetişkinlikte hepimizin omuzlarında farklı yükler oluyor. İş, sorumluluklar, gelecek kaygısı, değişen şehirler, kurulan yeni hayatlar… Bütün bunların arasında bir dostluk için zaman ayırmak bile emek istiyor. Belki de bu yüzden yetişkinlikte kurulan gerçek dostluklar daha geç filizleniyor. Çünkü artık insanlar birbirini yalnızca tanımıyor; aynı zamanda güvenmeyi de yeniden öğreniyor.
Ama bu, gerçek dostlukların yalnızca çocuklukta kurulabileceği anlamına gelmiyor. Hatta bana kalırsa yetişkinlikte kurulan dostluklar bambaşka bir değere sahip. Çünkü artık kimseyi yalnızca aynı sırayı paylaştığımız için tanımıyoruz. Hayatın içinde, farklı sorumlulukların, yoğun iş temposunun ve bitmek bilmeyen telaşın arasında birine gerçekten zaman ayırmayı seçiyoruz. Belki de bu yüzden yetişkinlikte kurulan dostluklar daha yavaş ilerliyor; ama sağlam temeller üzerine kuruluyor.
Evet, artık yeni bir dosta güvenmek daha zor. İnsan yaş aldıkça daha temkinli oluyor, sınırlarını daha iyi biliyor, hayal kırıklıklarını da yanında taşıyor. Ama tam da bu yüzden, bütün o duvarlara rağmen hayatına giren ve yanında kalmayı seçen insanlar çok daha kıymetli geliyor. Çünkü yetişkinlikte kurulan dostluklar, tesadüften çok tercihle büyüyor.
Bu yüzden çocukluk arkadaşlıklarının yeri her zaman ayrı olsa da, yetişkinlikte kurulan dostlukların değeri de bambaşka. Biri bize koşulsuzluğu öğretiyor, diğeri ise emek vermeyi ve emek görmeyi. Belki de önemli olan dostluğun hangi yaşta başladığı değil; o bağı yaşatmak için iki insanın da aynı özeni gösterebilmesi.
Belki de dostluğu güçlü kılan şey tam olarak budur. Sayılar değil, samimiyet; aynı ortamda bulunmak değil, birbirine gerçekten yer açabilmek… Çünkü bazı insanlar hayatımıza gelir, bazıları ise hayatımızda iz bırakır. Ve yıllar geçse de adını duyduğumuzda içimizi ısıtan o insanlar, bize dostluğun hala mümkün olduğunu hatırlatır. Belki de gerçek dostluk, hayatımıza en çok giren insanlar değil; aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hayatımızda kaldığı yeri hiç değiştirmeyen insanlardır.

Yazdığın her şeye o kadar katılıyorum ki. İnsanın kendi hissettiklerini başkasının cümlelerinde görmek çok iyi geliyor. Çok güzel bir yazı olmuş. Eline sağlık. 🤍
Yazı hepimizin yaşadığı ama çoğu zaman üzerine düşünmediği bir durumu çok samimi bir şekilde anlatmış. “Dost, en az kötü gün kadar iyi günde de belli olur” fikri de yazının en güzel noktalarından biri. Kendi ilişkilerime şöyle bir dönüp baktırdı. Eline sağlık.
Çok güzel bir yazı olmuş ellerine sağlık 👏🏻👏🏻