Bir Amatörün Zamana Karşı Tereddüdü

Köşe Yazısı

Dr. Elif Yılmaz

Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında…”

— Ahmet Hamdi Tanpınar

Sahi, hayatımız boyunca kaç kez ayarlanıyoruz?

Hadi birlikte düşünelim. Başlangıçta zamanı anlamaya çalışıyorduk. Gökyüzüne bakıyor; güneşin, ayın ve yıldızların çizdiği o doğal ritme kulak veriyorduk. Doğa bize telaşsız, sadece var olmanın yettiği bir hayat sunuyordu—ya da biz öyle sanıyorduk. Günler bir şeyleri yetiştirme telaşı taşımıyor, sadece birbirini takip ediyordu.

Sonra zamanı “ölçmeye” karar verdik (acaba bu fikir ilk kimden çıktı?). Onu çarkların arasına, kadranlara, saatlere hapsettik. Takvimler çizdik, mesailer belirledik; hayatı dakikaların dar kalıplarına sığdırmaya başladık. Zamanı düzene soktuğumuzu sanırken, kendi kurduğumuz o çarkların dişlilerine dönüştük. Nihayetinde saatleri ayarlamayı bırakıp kendimizi ayarlamaya başladık.

Peki, hayatımız boyunca kaç kez başka elden kurulup ayarlanıyoruz?

Bu sorunun izini sürerken, yol bizi zamansız ve muazzam bir yanıtın tam ortasına bırakıyor: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü. İlk bakışta eser, saatleri aynı ana sabitlemek için kurulmuş absürt bir bürokrasiyi anlatır gibi görünür. Oysa derine indiğimizde Tanpınar’ın derdinin saatler olmadığını anlarız. Onun asıl meselesi; insanın kendisini hangi ölçülere göre inşa ettiği, hangi düzene göre biçimlendirdiği ve tüm bunları sorgulamayı ne zaman bıraktığıdır. İşte bu yüzden roman eskimiyor. Anlattığı şey belirli bir dönemin dairesi değil; insanın değişimin hızı karşısında kendi ritmini kaybetme hâli.

Bu kayboluşun tam ortasında ise iki zıt kutup durur: Hayri İrdal, sadece bir roman kahramanı değil; hayatı boyunca başkalarının kurduğu düzene uyum sağlamaya çalışan, kendi deyimiyle ‘yaratılıştan amatör’ bir ruh. Halit Ayarcı ise bizi sürekli daha hızlı, daha verimli ve daha modern olmaya çağıran o amansız sesin vücut bulmuş hali… İkisi arasında gidip gelirken şu soruyla baş başa kalırız: Biz gerçekten kendi hayatımızın ritmini mi tutuyoruz, yoksa başkalarının kurduğu bir saatin ‘tık tık’larına mı ayak uyduruyoruz?

İşte bu yüzden Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü tiyatro sahnesine taşımak, basit bir uyarlama değil; metnin zihinsel ağırlığını sırtlama sorumluluğudur. Çünkü Tanpınar’ın metni olaylardan çok düşüncelerle, karakterlerden çok zamanın ruhuyla ilerler. Serkan Keskin’in başarısı da tam burada devleşiyor. O, romanı sahnede sadece yeniden anlatmıyor; düşünceyi görünür kılıyor. Birkaç saniye içinde farklı bedenlerin ve kimliklerin kabuğuna bürünürken, aslında insanın farklı ayarlanma biçimlerini sergiliyor. Hayri İrdal’ın kırılgan tereddütlerinden Halit Ayarcı’nın agresif özgüvenine geçerken değişen şey sadece bir jest değil, insanın zamana ve düzene karşı aldığı o kırılgan pozisyon.. Keskin, bunu büyük şovlarla değil; nefesinin ritmi, sesinin rengi ve zamanlaması mükemmel sessizlikleriyle başarıyor. Bir süre sonra sahnede bir oyuncuyu izlemeyi bırakıyor, Tanpınar’ın o zamansız zihin labirentinde dolaşmaya başlıyoruz. Nitelikli bir uyarlamanın nihai ölçüsü de bu değil midir zaten: Sahnede oyuncuyu değil, eserin ruhunu görmek.

Oyun boyunca kahkahalarla rahatsız edici bir yüzleşme arasında gidip geliyoruz. Çünkü sahnede gördüklerimiz geçmişe hapsolmuş şeylerden çok bugünün kurumları, başarı hırsı ve bitmek bilmeyen yetişme telaşı ve tüm bunlar biz izlerken o mekanizmanın ritmik gürültüsü gibi çınlar. Tanpınar’ın ironisi, onlarca yıl öteden gelip Serkan Keskin’in performansıyla bugünün insanına tam da kaçtığı yerden çarpar. Bu çarpışmanın yarattığı sarsıntı ise, sahneden veya sayfalardan taşıp kendi hayatımıza sızar.

Kitabın son sayfasını okuduğunuzda ya da oyun bittiğinde, zihninize çöken o ilk sessizlikte bile sizinle yürümeye devam eden bir soru var olur: Hayatımızı gerçekten hangi saatlere göre ayarlıyoruz; yaşadıklarımızın ne kadarı kendi hakikatimiz, ne kadarı zamana yenilmeyelim diye uydurduğumuz ortak bir kurgu?

Bize ‘hayatımız boyunca kaç kez ayarlanıyoruz’ sorusunun kapısını aralayan ve dönüp kendi hayat ritmimizi sorgulatan Tanpınar’ın bu ölümsüz romanı, zihnini zamanın ötesine taşımak isteyen herkesin kütüphanesinde mutlaka yer almalı. Serkan Keskin’in tek başına koca bir zaman enstitüsüne dönüştüğü o büyüleyici ve muazzam sahne performansını canlı izlemek ise, tiyatro salonundan öte bir ruh halini tecrübe etmek demek. Her ikisi de ayrı ayrı, kendinize ayıracağınız zamana kesinlikle değer.

✍️ Elif’in Kaleminden Daha Fazlası
Rezerve Köşe Yazıları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir