Doğa
Popüler kültürün kayda değer tarafına dair bir yorum.
Geçenlerde işe giderken her zamanki gibi çalma listemi açmış, günün telaşına kendimi hazırlıyordum. Tam o sırada, birkaç saniyeliğine tanıdık bir melodi duydum. İlk notalar, yıllar önce televizyon karşısında heyecanla beklediğim, sözlerini ezbere bildiğim Start of Something New şarkısından geliyordu, High School Musical’dan.
O an bulunduğum yerden birkaç saniyeliğine uzaklaştım. Yaşım, sorumluluklarım ve günlük hayatın koşturmacası bir kenara çekildi; kendimi çocukluğumun o renkli dünyasında buldum. Okuldan eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçtiğim, yeni bölümleri kaçırmamak için sabırsızlandığım, karakterlerin hayatlarını kendi hayatımdan bir parça gibi gördüğüm yıllara döndüm.
Bazen insan büyüdüğünü, çocukluğundan çok uzaklaştığını düşünüyor ama sonra bir şarkı, bir film sahnesi ya da eski bir dizi jeneriği çıkıp geliyor ve aslında bazı şeylerin hiç değişmediğini fark ediyorsun. 25 yaşında olmama rağmen hala Disney içeriklerini izlemekten büyük keyif alıyorum. Bazen eski bölümleri açıp tekrar izliyor bazen de yıllar önce dinlediğim şarkılara aynı heyecanla eşlik ediyorum. Belki de bunun nedeni sadece geçmişe duyduğum özlem değil. Çünkü Disney Channel bizim için yalnızca birkaç diziden ve filmden ibaret değildi. O karakterlerle birlikte büyüdük, onların yaşadığı sorunlarda kendimizden parçalar bulduk ve fark etmeden birçok şey öğrendik.
2000’lerin sonu ve 2010’ların başında büyüyen birçok çocuk için Disney Channel, okuldan sonraki en güzel duraktı. Günün yorgunluğunu attığımız, hayal dünyamızı genişleten ve bize bambaşka hikâyeler sunan küçük bir dünyaydı.
Hannah Montana, bize herkesin içinde birden fazla yön olabileceğini gösteriyordu. Miley Stewart bir yandan sıradan bir genç olmaya çalışırken bir yandan da sahne ışıkları altında hayallerinin peşinden gidiyordu. O zamanlar belki farkında değildik ama aslında hepimiz kendi kimliğimizi bulmaya çalışıyorduk. Neyi sevdiğimizi, hangi konuda iyi olduğumuzu ve nasıl biri olmak istediğimizi keşfetmeye çalışıyorduk.
Waverly Büyücüleri, farklı olmanın ve kendi gücünü keşfetmenin hikayesiydi. Alex Russo her zaman kusursuz değildi; hata yapıyor, yanlış kararlar veriyor ama her seferinde kendisini biraz daha tanıyordu. Belki de bize verdiği en güzel mesajlardan biri buydu: Kendini bulmak, bir anda gerçekleşen bir şey değil; deneyerek, yanılarak ve keşfederek oluşan uzun bir yolculuktu.
İyi Şanslar Charlie ise bize daha sakin ama bir o kadar değerli şeyler öğretti. Aile ilişkilerini, kardeşlik bağlarını ve hayatın büyük olaylardan değil, küçük anlardan da oluştuğunu gösterdi. Belki de bu yüzden o dizilerde kendimizi bu kadar yakın hissettiğimiz şeyler vardı; çünkü anlattıkları hikâyeler aslında hayatın içinden geliyordu. Bunun yanında High School Musical ve Camp Rock gibi yapımlar da sadece filmler değildi. Şarkıları, dansları ve karakterleriyle bir dönemin ruhunu oluşturdular. Troy ve Gabriella’nın hayallerinin peşinden gitmesi, farklılıklarına rağmen kendilerini ifade etmeleri; bize cesaretin ve kendin olmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
Üstelik Disney Channel sadece izlediğimiz hikayelerle değil, hayatımıza kazandırdığı isimlerle de bir döneme damgasını vurdu. O yıllarda ekran karşısında izlediğimiz genç yıldızların büyüme süreçlerine de tanıklık ettik. Miley Cyrus, Hannah Montana karakteriyle hayatımıza girdiğinde onu sadece bir oyuncu ve şarkıcı olarak tanıyorduk. Yıllar içinde kendi müziğini, tarzını ve kimliğini oluşturma sürecini gördük. Selena Gomez, Demi Lovato gibi isimler de çocuk yaşta başladıkları kariyerlerinden sonra kendi yollarını bulmaya çalışan sanatçılar oldular. Onların hikâyelerinde de aslında büyümenin, değişmenin ve kendini yeniden keşfetmenin ne kadar doğal olduğunu gördük.
Belki de bu yüzden Disney dönemine baktığımızda sadece çocukluk anılarımızı hatırlamıyoruz. Aynı zamanda büyüme sürecimizin küçük parçalarını da görüyoruz. Çünkü biz de hala kendi hikayemizi yazmaya devam ediyoruz.
20’li yaşlar, çoğu insan için kendini tanımaya çalıştığı, “Ben kimim?”, “Neyi seviyorum?”, “Hayatımda neye yer vermek istiyorum?” gibi soruların daha fazla sorulduğu bir dönem.
Kendimizi tanıma yolculuğu, çoğu zaman düşündüğümüz kadar kolay ilerlemiyor. Özellikle 20’li yaşlarda sanki herkes yolunu bulmuş, ne istediğini biliyor ve hayatını planlamış gibi görünüyor. Oysa kendini keşfetmek, tek bir anda gerçekleşen büyük bir fark ediş değil; küçük merakların, denemelerin ve deneyimlerin bir araya gelmesiyle oluşan uzun bir yolculuk. Çocukken izlediğimiz filmler ve diziler de aslında bize bu yolculuğun küçük ipuçlarını veriyordu. Karakterler yeni şeyler deniyor, hatalar yapıyor, zaman zaman yönlerini değiştiriyor ama sonunda kendilerine ait bir yol buluyorlardı.
Bugün bir şarkının bizi derinden etkilemesi, bir filme bağlanmamız ya da yeni bir hobiye heyecan duymamızın nedeni belki de burada saklı. İnsan kendini yalnızca hayatındaki büyük kararlarla tanımıyor. Yeni bir kitap okurken, fotoğraf çekmeye başlarken, bir müzik aletiyle ilgilenirken ya da yıllar önce sevdiği bir hikâyeye yeniden dönerken kendisiyle ilgili yeni şeyler keşfedebiliyor.
İnsanın kendini tanımasının en güzel yollarından biri merak etmekten geçiyor. Çünkü merak, insanı yeni deneyimlere götüren ve kendi iç dünyasını keşfetmesini sağlayan en güçlü duygulardan biri.
Bir Disney filmi müziğe olan ilgimizin ilk adımı olmuş olabilir. Bir karakterin cesareti, kendi hayatımızda daha özgüvenli adımlar atmamıza ilham vermiş olabilir. İzlediğimiz o renkli dünyalar, yıllar sonra keşfedeceğimiz tutkuların küçük başlangıçlarını oluşturmuş olabilir. Bir tutkunun nereden doğacağını her zaman önceden bilemeyiz ancak çocukluğumuzda bizi heyecanlandıran şeyler, bugün hâlâ kim olduğumuza dair önemli ipuçları taşır. Küçükken kalbimizi hızlandıran o şeyler, büyüdüğümüzde de bize kendimizi hatırlatmaya devam eder. Disney şarkılarını hala keyifle dinlememizin sebebi de tam olarak bu. Onlar yalnızca geçmişten kalan melodiler değil; kim olduğumuzu, neleri sevdiğimizi ve hangi hayallerle büyüdüğümüzü hatırlatan küçük zaman makineleri. Büyümek biraz da bu değil mi zaten? Çocukken hayran olduğumuz hikayelere yıllar sonra başka bir gözle bakabilmek… O karakterlerin yolculuklarında kendimizden yeni parçalar keşfedebilmek…
